Yasallığı şaibeli, gayri meşruluğu kesin bir referandum: HAYIR!

Güncel
Görünüm

Anayasa değişikliğine dair yapılan referandumun yüzde 51 ‘evet’ gibi bir sonuçla tamamlanması, belki yasalara uydurularak kabul edilecek.

Ancak bu sonuç, 16 Nisan günü ve öncesinde yapılan hak ihlallerini, fiili baskıları, yasakları, gözaltı ve tutuklamaları ortadan kaldırmıyor. Referandum günü sadece ‘mühürsüz’ zarf ve oy pusulası kullanılmadı, Kürt illerinde sandık ve sayım güvenliğinin CHP ve HDP dışarıda bırakılarak iktidarın ve devletin keyfiliğine bırakılması söz konusu oldu. HDP’den henüz bir değerlendirme gelmedi, ancak çıplak bir gözlem bile, Kürt illerindeki referandum sonuçlarını 2015 seçimleriyle karşılaştırdığımızda şaibenin’, ‘gayri meşruluğun’ en bariz örnekleri ortaya çıkıyor.

Yasal olarak bir referandum yaşanmış olsa da, demokratik bir zeminde yapılmamış, baskılar her vesileyle ifade edilmesine rağmen yargı müdahalede bulunmamış, demokratik muhalefetin gazetecileri (Cumhuriyet yazarları) ve siyasetçileri (HDP eş başkanları, vekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri) hapsedilerek ‘taşlar bağlanmış’tır. İktidar ve devlet güçleri ‘hayır’ oyu kullanacaklara yönelik envai çeşit ‘kokteyl terör’ uydurmuş, gayri milli ilan edilerek muhalefeti gayri meşru ve yasadışı bir konuma hapsetmeye çalışmıştır. Buna rağmen ‘yüzde 60’ hedefine ulaşamamıştır.

İktidar ve devlet tüm kentleri Tayyip Erdoğan posterleriyle ve yalnız ‘evet’ yazan pankartlarla doldurmasına rağmen, Türkiye’nin en büyük kentlerinde İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Diyarbakır, Mersin ve Antalya’da yüzde 50’nin altında kalmış, Diyarbakır-İzmir hattı yüzde 70’e yakın ‘hayır’ oyu kullanmıştır. Coğrafi 7 bölgeden, en büyük 4’ünde Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu’da ‘hayır’ yüzde 50’yi geçmiştir.

Bu sonuçların özeti, Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP, MHP, BBP ve Hüda-Par gibi ‘tekçi, cinsiyetçi, selefi, ırkçı’ sermaye partilerine meşru ve aşağıdan demokratik bir itirazdır. Siyasal ve toplumsal mücadele açısından kıymetli olan OHAL koşullarında, parti-devlet totalitarizmi altında yüzde 50’ye yakın ‘hayır’ çıkmış olmasıdır. Bunun anlamı, Türkiye’nin siyasal coğrafyasının ortadan ikiye ayrıldığı, ‘hayır’ cephesinin İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu’da -o da tamamıyla değil- siyasi sınırlarını çizdiği, kendini hapsettiğidir. Bu maddi zeminden Türkiye’nin geleceğine dair olumlu bir sonuç beklenemez.

Öte yandan, büyük sermaye ve Batılı emperyalist devletler ikili bir siyaset izlediler. Bir yandan demokrasiden yanaymış gibi konuştular ama çıkarlarını korumak üzere hareket ettiler. Bunların, Ortadoğu ve Arap Baharı sürecinden çıkardıkları bir ders, sömürecekleri ülkelerin dağıtılmaması yönündedir. Yani Irak ve Libya değil de, Suriye politikası izliyorlar. Ülkelerin dağılması halinde, kapitalist işleyiş akamete uğramaktadır. Bu yüzden ‘demokrasi’den değil, ‘kapitalizm’den, çıkarlarından yana tutum alıyorlar. Tayyip Erdoğan’a verilen örtülü ve açık desteğin bir anlamı da budur. Türkiye işçi sınıfını ve emekçileri daha iyi sömürebilmek için, ‘başkanlık’tan yana oldular.

Bütün bunlara rağmen güçsüzler. Hem dayandıkları toplumsal zemin daraldı, hem iktidar ve devlet merkezileşerek sertleştecek. Fizik kanunu sosyal hareket içinde geçerlidir: kırılganlık artacak demektir.

16 Nisan referandumu sürecinde ‘hayır’ cephesi aşağıdan bir hareketi örgütlemeye girişti ve meşruluğunu korudu. Yasaklara, baskılara rağmen geri adım atmadı. Demokratik bir siyasi program ve çatı örgütlenmesi, birlikte mücadele edebilecekleri kitle örgütleri inşa ederek önümüzdeki iki yıl içinde, yani başkanlık ve milletvekili seçimlerinde iktidar ve devletin toplumsal zeminini daha da daraltabilir, demokratik zemini genişletebilir.

Bugün düne göre daha geniş bir toplumsal zemine basıyoruz. Sanayi kentlerindeki ‘hayır’ların işçi sınıfından geldiğini de unutmadan, bu zemin üzerine sınıf mücadelesini inşa etme olanağımız var. Bu durumu her seviyede siyasi olarak değerlendirmek bilinçli işçilere, devremci sosyalistlere düşüyor.

BLOG COMMENTS POWERED BY DISQUS

Facebook'ta İşçilerin Sesi